Anne bak sokakta sevişenler var.

-Bakma oğlum sen onlara.

Neden anne?

-Çünkü ayrılacaklar…

Umuma açık yerlerde yaşanması gereken duyguları, karantinaya almak kadar abesle iştigal bir son. Tıpkı bir devrim, bir başkaldırı tadında, büyük bir savaşın ortasında kalmak beklenmedik anda. Koşarken çelme takılan bir çocuğun düşüp dizlerinin kanamasındaki hüznün koktuğu bir çiçeği alıp sevgiliye vermek; neyin göstergesi olabilir ki? İlkbaharda nergis benim adım, yaz günü mor bir menekşe, kışın karların altından çıkan bir kardelen, sonbaharda siklamen. Merhaba hazan, benim adım Aşk.

Düşüp düşüp dizlerini parçalamaktan vazgeçmeyen ama elleri ceplerinde bir çocukluk geçirdim, küçük bir sahil kasabasında. Büyük şehrin oyunlarından, entrikalarından uzak. Yüksek katlı binaların gölgesindeki hesaplaşmaların inadına, güneşin ısıttığı bir çocukluk. Evimizin arkasındaki küçük yokuşa bakardı odamın penceresi. Sadece öğleden sonraları güneş alırdı. Oradan geçen insanları, okula giden çocukları izlerdim kendimi saklayarak perdenin arkasına. Babamın işten gelişini beklerdim yine aynı pencerede; yaptığım yaramazlıkları saklamak için. Sonra geceleri uyur numarası yapardım; babamın saçımı okşamasına şahit olmanın dayanılmaz mutluğunda. Sonra ben büyüdüm.Suratımda sivilceler çıktı durduk yere. Birden binalar da büyüdü. Kaçak katlar çıktı müteahittler. Malzemeden çaldılar ben büyürken. Okuduğum kitapların sayfaları arttı. Ama içleri boşaltıldı kelimelerin. Tabular sıkıştırıldı sayfalara. Korkunun, sokaktaki köpeklere yaklaşmaktan daha derin ve adrenalin dolu olduğunu anlamak için gece yarısı sokaklara çıkmaya başladım. Büyüdükçe, gözlerin daha yukardan baktığını gördüm insanlara. Önceleri yadırgamadım bu durumu. Doğa, bazı insanlara doğuştan torpil geçiyordu ve hayat zar tutuyordu her büyük depremden önce. Tabi bunu öğrendiğimde binalar da büyümüştü. Ama ellerim cebimden hala çıkmamıştı. Sadece üşümeyi öğrenmiştim kulaklarımın soğuktan utanıp kızarmalarında. Sorumluluklar sırtıma bindiğimde çocuk olmaktan vazgeçtiğimi gördüm. Sokaklardaki kaldırımlar kusursuz değildi. Zaten, edebiyat durgunlaşmıştı. Postmodernistler türemişti. Romantikler antika ,realistler ise antipatikti. Kitap okuma suçunu işleyenlere acımıyorlardı. Naparsın işte; bir de aşk diye bir kelime vardı unutulan. Çocukken okuduğum kitaplarda, Şeker Portakalı’nda,Çocuk Kalbi’nde yazmıyordu ama vardı işte. Büyüdükçe kitaplar da duygusuzlaşıyordu. Ötekileştirme çabasına müdahil oluyordu aşk. Siyasileştiriliyordu aldığımız nefes. Ve ucuzluyordu yaşamak,pahalanırken hayat. Değişmeyen şeyler de vardı.Mesela annem hep aynıydı. Zayıf ve güçsüz. Gözlerinden yağmur bulutları dinmeyen. Hayatımın başka bir yönüydü, odamdaki pencerenin dışında. Aşk denen şeyin yazılı olduğu ağdasız mektupları hep o yakalardı. Benimle beraber üzülmekte en usta kişi oydu. Matematikten anlamadığını söylerdi hep. Ama iyi bilirdi kime değer vereceğini. Güzel şiirler yazardı. Ama bana hiç aşık olmadığını söylerdi. İnanmazdım aşık olmadan nasıl şiir yazılabilirdi ki hem de matematik bilmiyorken? Ölçüsüz şiir mi olurdu? On sekizime gelince anladım, artık yaşım sorulduğunda hep on sekiz demeyi. Onu da annem öğütlemişti. Fakat annem bir şeyi söylemeyi unutmuştu:

Aşık olma oğlum! Sonra sokakta sevişmek istersin.

Yaşım yine on sekizlerden biri.Ama hangisi hatırlamıyorum. Odamdaki pencereden bakmayı severken, bir anda pencerenin öteki tarafında buldum kendimi. Bir kaldırımın kenarında oturdum. Kıçıma dikenler battı. Cam kırıkları vardı. Çöpten kötü kokular geliyordu. Çocukluğumun geçtiği sokaklar yabancı olduğu gibi bir de üstüme üstüme geliyordu. Deniz uzaktı. Ve ben sarıldım oradaki yabancıya. Kalbimden bütün vücuduma yayılan kan damarlarımı zorluyordu. Kalbimin atışı, göğüs kafesime sığmıyor; nefesim kesiliyordu. Bütün doğru bildiklerimi kafamdan geçiriyordum: Pi sayısı 3,14 –küsuratını siktir et- , Alexandre Dumas’ın Kont Monte Kristo’su, Paulo Coelho’nun Simyacı’sı, çocukluğumun şarkılarının sahibi Zeki Müren’i -ismi mesut göbek adı bahtiyar olup yıllarca bana yalan söyleyeni,mutlu rolü yapanı-, Meltem rüzgarlarının denizden karaya esen hafif ama etkili rüzgarlar olduğu gerçeğini. Kendimi bıraktım bozuk kaldırımlı yokuştan aşağıya: Koştum. Bir anda düştüm dizim parçalandı, ellerim kan içinde kaldı. Ayağa kalkmadan gözüm odamın penceresine takıldı. Kimse izlemiyordu beni. Perdelerin ardını gördüm umursamayarak.Saklanamadığımı anladım onca zaman. Arkama baktım. Yabancı çoktan gitmişti, beklememişti. Ayağa kalktım, gözümde yağmur bulutları duraksadı. Gözüme toz kaçmıştı tabi ya düşmüştüm ben. Ve o an anladım aşk, dizlerimdeki yaraydı; izi kalacaktı her on sekiz yaşıma girdiğimde. Ve edebiyat edebini,adabını bilmeyerek sokakta sevişmelerim olacaktı, adını bilmediğim ama çocukluğumun geçtiği taş kaldırımlı sokakta. Sonra kapıyı çalıp; dönecektim on üç numaraya. Anne, ben düştüm canım çok acıyor, dizlerim de kanıyor kolonya sürme anne dedikçe, kolonya ile temizlenecekti neşteri hak eden yaralar.

Anne bak sokakta sevişenler var.

Bana ne kadar da benziyorlar.

About these ads